VÜCUDUMUZUN İKİ HAKİMİ: HİPOTALAMUS VE HİPOFİZ

Koltuğunuzda rahat rahat oturup bu satırları okuyabilmenizi, vücudunuzun iç dengesini sizin adınıza düzenleyen sistemlere borçlusunuz. Örneğin içinde bulunduğunuz ortamda ısı kaç derece olursa olsun vücut ısınızın hep 36.5-37.5 derece arasında sabit tutulması gereklidir. Vücut ısısının ani bir şekilde düşmesi veya yükselmesi ölümle sonuçlanır. Sağlıklı bir insanın vücut ısısı ise vücudundaki sistemler sayesinde bir gün içinde en fazla 0.5 derece fark eder. Aynı şekilde damarlardaki kan basıncı, kanın içinde bulunan su miktarı, hücrelerin çalışma hızları gibi etkenler de hassasiyetle ölçülmeli ve mevcut denge her an korunmalıdır.
Vücuttaki bu dengelerin yapay bir şekilde sağlanmaya çalışıldığını düşünelim. Öncelikle insan bedeninin birçok noktasına çok hassas termometreler, damarların içine kanın yoğunluğunu ölçen özel aletler, damarların yüzeyinde kan basıncını ölçen alıcılar ve hücrelerin çalışma hızlarını kontrol eden mini laboratuvarlar yerleştirilmedir. Ardından vücudun her noktasına yerleştirilen bu binlerce mikro aletten gelen bilgiler çok gelişmiş bir bilgisayara aktarılmalı ve gerekli değerlendirmeler her saniye yapılmalıdır.

Bu değerlendirmelerin yapılması da tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda, mevcut verilere göre hangi tedbirlerin alınacağının belirlenmesi ve alınacak tedbirlerin uygulamaya konulması için hangi hücrelere, nasıl bir emir verilmesi gerektiğinin de bilinmesi gerekir.

Şüphesiz günümüz teknolojisi ile insan bedeninin derinliklerine binlerce termometre, mini laboratuvar, basınç ölçer gibi aletler yerleştirmek henüz imkansızdır. Ancak mümkün olan en mükemmel tasarıma sahip özel bir sistem, insan vücudunun derinliklerine doğuştan yerleştirilmiştir.

Binlerce farklı alıcı vücudun mevcut ısısı, damarlardaki kan basıncı gibi bilgileri ölçer ve yapılan ölçümler çok özel bir bilgisayara gönderilir. Bu bilgisayar, beynin hipotalamus isimli bölgesidir.

BEDENİNİZİN GİZLİ YÖNETİCİSİ: HİPOTALAMUS

Hipotalamus hormon sisteminin genel yöneticisidir. İnsan vücudunda iç istikrarın sağlanmasında hayati bir önemi vardır. Hipotalamus her an beyinden ve vücudun derinliklerinden kendisine ulaştırılan mesajları değerlendirir. Ardından vücut ısısının sabit tutulması, kan basıncının düzenlenmesi, su dengesi ve hatta uyku düzenliliğinin sağlanmasına kadar birçok işlevi yerine getirir.



Vücutla ilgili istihbaratın pek çoğu hipotalamus adlı organa gelir. Hipotalamus bunları yorumlar, gereken kararları alır ve bunları hücrelere uygulattırır. Yanda hipotalamusun beyne göre konumu görülmektedir. Bir et parçasının hayati kararlar almasını sağlayan, üstün güç sahibi olan Allah'tır.

Hipotalamus beynin hemen alt bölümünde bulunur. Büyüklüğü bir fındık tanesi kadardır. Vücuda ait istihbaratın çok önemli bir bölümü hipotalamusa ulaştırılır. Beynin duyu merkezleri de dahil, vücudun her noktasından hipotalamusa istihbarat getirilir. Hipotalamus kendisine ulaşan bilgileri yorumlar, alınması gereken tedbirlere, vücutta yapılması gereken değişikliklere karar verir ve kararlarını ilgili vücut hücrelerine uygulattırır.

Burada dikkat edilmesi gereken temel nokta şudur: Hipotalamus şuursuz hücrelerden oluşmuş bir organdır. Bir hücre insanın ne kadar uyuması gerektiğini bilemez. Vücut ısısının ne olması gerektiğini hesaplayamaz. Ya da elde ettiği verilere göre en ideal kararları verip, bunu vücudun uzak bir ucundaki bir başka hücreye uygulattıramaz. Ancak hipotalamusta bulunan hücreler, vücuttaki dengelerin sağlanması için olağanüstü bir şuur gerektiren hareketler yapar. Önümüzdeki bölümlerde şuursuz hücrelerin sergiledikleri bu olağanüstü hareketleri detaylarıyla inceleyeceğiz.

Hipotalamusun önemli bir özelliği, vücudun diğer kontrol ve denetleme sistemi olan sinir sistemi ile hormonal sistem arasında bir köprü oluşturmasıdır. Çünkü hipotalamus yalnızca hormonal sistemi değil, sinir sistemini de aynı ustalıkla kullanır.

Hipotalamusun vücut üzerindeki hakimiyetine yardımcı olan çok önemli bir yardımcısı vardır. Aldığı kararları gerekli yerlere bu yardımcısı sayesinde bildirir. Örneğin vücutta kan basıncı düştüğünde ilk olarak istihbarat birimleri harekete geçer ve bu basınç değişikliğini hipotalamusa bildirirler. Hipotalamus da basıncın yükselmesi için ne gibi bir tedbir alınması gerektiğine karar verir. Kararını yardımcısına bildirir.

Yardımcısı bu kararın uygulanması için vücudun hangi hücrelerine emir verilmesi gerektiğini bilir. Bu hücrelerin anlayabileceği dilde mesajlar yazar ve bu mesajları hemen gönderir. Mesajı alan hücreler kendilerine gelen emre itaat eder ve kan basıncını yükseltmek için gerekli tedbirleri alırlar.



Hipotalamusun emrindeki hormonal bezlerin vücut içindeki yerleri.

Hipotalamusun yardımcısı, hormonal sistem üzerinde çok büyük bir etkisi olan hipofiz bezidir.

Hipotalamus ile hipofiz bezi arasında mükemmel bir iletişim ve haberleşme sistemi kuruludur. Bu iki küçük et parçası adeta iki şuurlu insan gibi haberleşirler. Hipotalamusun hipofiz bezi üzerinde tam bir kontrolü vardır. Hipofiz bezi hayati öneme sahip birçok hormonu hipotalamusun denetiminde salgılar.

Örneğin gelişme çağındaki bir çocuğun hipotalamusu, hipofiz bezine bir mesaj gönderir. Bu mesaj "büyüme hormonu salgıla" emri taşır. Hipofiz bezi de tam gerekli olduğu kadar büyüme hormonunu salgılar.

Benzer bir olay, vücut hücrelerinin daha hızlı çalışması gerektiğinde yaşanır. Ancak bu sefer iki aşamalı bir emir-komuta zinciri gerçekleşir. Hipotalamus hipofize, hipofiz tiroid bezine bir emir gönderir. Tiroid bezi de gerekli tiroid hormonunu salgılar ve vücut hücrelerinin çalışma hızı artar.

Hipotalamus, böbrek üstü bezlerinin (ki bu bezler çok önemli hormonlar üretirler) çalışması gerektiğinde ya da üreme organlarının hormon üretmeleri gerektiğinde yine hipofize bir emir gönderir. Hipofiz de yine kendisine ulaşan emri, ilgili bölgelere iletir ve bu bölgelerde gerekli hormonların salgılanmasını sağlar.


1.beyin
2.kafatası
3. hipotalamus
4. ön hipofiz lobu
5. arka hipofiz lobu
6. hipotalamus
7. serbest hormonlar
8. kapı toplardamarı
9. hormonlar
10. serbest hormonlar
11. ön lob
12. prolaktin
13. gonadotropik hormonu
14. tiroidi harekete geçiren hormon
15. ACTH
16. büyüme hormonu
17. süt üretimi
18. gonadlar
19. tiroid bezi
20. adrenal korteks
21. büyüme

Beynin hemen altında bulunan ve bir fındık tanesi büyüklüğünde olan hipotalamus, vücutta metabolizmanın düzenlenmesi, böbrek üstü bezlerinin faaliyetlerinin yürütülmesi, büyümenin kontrolü, süt üretimi gibi pek çok hayati mekanizmayı kontrol eder. Bunu yaparken de emrindeki diğer hormonal bezleri kullanır.Yukarıdaki şemada hipotalamusa bağlı olarak çalışan hormonların hangileri oldukları belirtilmiştir. Bu küçük et parçalarının şuurlu insanlar gibi haberleşmeleri ve ortaklaşa çalışmalar yürütmeleri düşünen insanlar için Allah'ın yüceliğini kavramada bir vesiledir.

Hipotalamusun hipofiz bezini kontrol etmek için ürettiği hormonları şöyle listeleyebiliriz:

  • Büyüme Hormonu Salgılatıcı Hormon
  • Tiroid Hormonu Salgılatıcı Hormon
  • Kortikotropin Salgılatıcı Hormon
  • Üreme Hormonu Salgılatıcı Hormon (GnRH)

Kimi durumlarda da hipotalamus, vücut hücrelerine müdahale etmek için bizzat kendisinin ürettiği iki hormonu kullanır. Bu hormonları depolanması için önce hipofize gönderir. Sonra ihtiyaç duyulduğu anda hormonların hipofizden salgılanmasını sağlar. Bu hormonlar da;

  • Vazopressin (Antidiüretik Hormon) ve
  • Oksitosin Hormonu'dur.

Hipotalamusta üretilen bu iki hormon boyut olarak oldukça küçüktür. Bir tanesi yalnızca 3 amino asit büyüklüğündedir. Hipotalamus hormonları, diğer hormonlardan sadece küçük olmaları ile farklılık göstermezler.    Vücut içinde katettikleri yol da diğer hormonlardan farklıdır. Hormonlar genel olarak üretildikleri hormonal bezden hedeflenen organa ulaşıncaya kadar oldukça uzun bir yol katederler. Oysa hipotalamus hormonları yalnızca birkaç milimetrelik bir kılcal damar yolculuğu yaptıktan sonra hipofize ulaşırlar. Genel dolaşım sistemine hiç girmezler. Hipotalamus, hipofiz bezini harekete geçiren hormonlar ürettiği gibi, aynı zamanda gerektiği zamanlarda hipofiz bezinin hormon salgılamasını durduran hormonlar da üretir. Böylece hipofiz bezinin faaliyetlerini tümüyle kontrol altına almış olur.

HORMON ORKESTRASININ ŞEFİ: HİPOFİZ BEZİ


Hipofiz bezi nohut büyüklüğünde, 0.5 gram ağırlığında, küçük, pembe renkli bir et parçasıdır. Beynin hipotalamus bölgesine küçük bir sap ile bağlıdır. Bu bağlantı sayesinde hipotalamustan doğrudan emir alır. Bu emir doğrultusunda gerekli hormonu üretir ve vücutta ihtiyaç duyulan düzenlemenin yapılmasını sağlar.

Bir nohut büyüklüğündeki hipofiz bezi insan vücudu üzerinde o kadar etkilidir ve o kadar harika işler başarır ki, bu sebeple uzun yıllar bilimsel araştırmaların konusu olmuştur ve halen de olmaktadır. Hatta bu küçük et parçası bir anlamda bilim dünyasının "saygısını" kazanmıştır. Birçok kaynakta hipofiz bezine, sahip olduğu olağanüstü yetenekler göz önünde bulundurularak, ilginç "yakıştırmalar" yapılmaktadır. Örneğin kimi kaynaklarda hipofiz bezi "hormon orkestrasının şefi" olarak tanımlanmaktadır. Bazı kaynaklarda da hipofiz bezine hormonal sistemin "şahı" yakıştırması yapılmaktadır. Aynı zamanda hipofiz bezi "olağanüstü biyolojik harika" olarak da tanımlanmaktadır.

Bir nohut büyüklüğündeki hipofiz bezi, ürettiği 12 farklı hormon ve hormonal sistem üzerindeki hakimiyeti ile bu yakıştırmaları hak etmektedir. Çünkü hipofiz bezi yalnızca belirli doku hücrelerini etkileyen hormonlar üretmekle kalmaz, aynı zamanda kendisinden çok uzakta bulunan diğer hormonal bezlerin çalışmalarını da düzenler.

Hormonal bezlerin vücut hücrelerine belirli emirler vererek bu hücrelerin faaliyetlerini düzenleyen organeller olduklarını hatırlarsak, bu durumda hipofiz bezinin önemi daha iyi ortaya çıkar. Çünkü hipofiz bezi yalnızca birçok vücut hücresine emir vermekle kalmaz, aynı zamanda vücut hücrelerine emir veren diğer hormonal bezlere de emir verir. Bir anlamda yöneticilerin yöneticisi gibi çalışır.



Hipofiz bezi küçük bir şef gibi hareket ederek vücudumuzdaki düzeni sağlar.

Örneğin tiroid hormonunun salgılanması gerektiği durumlarda tiroid bezine bir emir gönderir ve bu hormonun salgılanmasını sağlar. Aynı şekilde böbrek üstü bezlerine, erkek bedeninde testislere, kadın bedeninde yumurtalıklara ve süt bezlerine, ihtiyaç duyulan hormonların salgılanması için emir gönderir.

Burada öncelikle üzerinde durulması gereken konu, söz konusu hormonların veya bu hormonların etkilediği hormonal bezlerin isimleri ve görevleri değildir. Üzerinde durulması gereken konu, bir nohut büyüklüğündeki hipofiz bezinin nasıl olup da kendisinden çok uzakta bulunan bir başka hormonal beze emir verebildiğidir. İşte bu nokta üzerinde tekrar tekrar birçok soru sorabiliriz. Hipofiz bezi ve bu bezi oluşturan hücreler;

"Böbrek üstü bezinin görevini",
"Bu görevi nasıl yerine getirdiğini",
"Böbrek üstü bezinin harekete geçmesi için gerekli olan işareti" nasıl bilebilirler?

Böbrek üstü bezindeki hücreler, hipofiz bezinden kendilerine ulaşan emri nasıl anlayıp yorumlarlar ve bu emre niçin itaat ederler?

Olayın detayına inildiği zaman mucizenin boyutlarının daha da genişlediği görülür. Hipofiz bezinin ürettiği hormon, tam olarak hedeflenen hücrenin üzerinde bulunan alıcı antenlere uygun olarak tasarlanmıştır. Oysa hiçbir hipofiz hücresi mesaj gönderilen hormonal bezi görmemiştir. Hipofiz hücreleri böbrek üstü bezini oluşturan hücrelerin alıcılarının nasıl bir tasarıma sahip olduğunu bilemezler. Bu, bir insanın kendisinden binlerce kilometre uzakta, başka bir ülkede bulunan bir evin, hiç görmediği kapısının üzerinde bulunan kilide uygun bir anahtarı, bir seferde hatasız bir şekilde yapmasına benzer. Hipofiz bezini oluşturan hücreler hiç görmedikleri bu kilitlere uygun anahtarı yapmayı nereden bilirler?

Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta, bu sistemde hataya yer olmadığıdır. Eğer üretilen anahtar hedeflenen kapıyı açmazsa, yani üretilen hormon hedeflenen bölgede görevini yapmazsa bunun sonucu ölümdür. Örneğin eğer hipofiz bezinin ürettiği hormon böbrek üstü bezini hareket geçirmezse sonuç ölüm olur.

Mevcut sistemin aslında ne kadar büyük bir mucize içerdiğini daha iyi anlamak için şöyle bir uygulamaya başvurulabilir. İnsan bir aynanın karşısına geçmeli ve iki gözünün birleştiği noktaya bir parmağını koyarak dikkatle bakmalıdır. İşte bu noktanın yaklaşık 5-6 cm arkasında, kafatasının hemen içinde bir nohut büyüklüğünde hipofiz denilen et parçası bulunmaktadır.

Ardından diğer elini belinin üzerine koymalıdır. Bu elinin hemen altında, bel bölgesinde böbrekleri bulunur. Böbreklerin hemen üzerinde bulunan ve yaklaşık 4-5 gram ağırlığında ve bir ceviz büyüklüğündeki et parçası da böbrek üstü bezleridir.


Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız;
Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır.
(Fatır Suresi, 15)

Şimdi dikkatlice düşünün: Bu iki et parçası kendi aralarında haberleşmektedirler. Unutulmamalıdır ki haberleşen iki şuurlu insan değil, iki tane hücre topluluğudur. Üstelik haberleşme sistemleri ve bu haberleşme sonucunda yapılacak üretim, insanoğlunun sahip olmadığı kadar ileri bir teknolojiye sahiptir.
Bedeninizin derinliklerinde iki et parçasının birbirleri ile haberleşip birbirlerini anlıyor olmaları, insanın gözlerinin önüne serilmiş gerçek bir mucizedir.

Öte yandan bir insan eğer biyoloji eğitimi almamışsa, beyninin hemen altında, kafatasının içinde böyle bir organ bulunduğundan haberdar bile değildir. Günlük yaşamda gördüğünüz insanların çoğu "hipofiz"in ne olduğunu bilmezler bile. Bu satırları okuduğunuz şu andan itibaren ilk karşılaştığınız insan sizinle konuşurken beyninin altındaki küçücük bir et parçası, onun hayatta kalması için sürekli bedenine mesajlar göndermekte ve emirler vermektedir. Üstelik bu insanın bütün bu olan bitenden hiç haberi olmamaktadır.

Eğer bu et parçası görevini yapmazsa bu kişi kısa sürede ölecektir. Bir an için karşınızdaki insana bu bakış açısıyla bakacak olursanız, aslında insanoğlunun kendisini yaratan Allah'ın karşısında ne kadar aciz ve muhtaç olduğunu daha açık bir şekilde anlayabilirsiniz.

HİPOFİZİN SALGILADIĞI HORMONLAR


Hipofiz hormonlarının isimlerine geçmeden önce bir noktayı tekrar hatırlatmakta fayda görüyoruz. Bu sitenin amacı, hormon sisteminde gerçekleşen ve bilim dünyasını dahi şaşkına çeviren mucizevi olayları incelemek ve Allah'ın yaratma sanatına daha yakından şahit olmaktır. Bu yüzden hormonların isimleri değil, bu sistemin nasıl işlediği üzerinde yoğunlaşmak çok daha yerinde olur. Çünkü tıp ve biyoloji alanında sıkça kullanılan karmaşık Latince ve Yunanca isimler birçok insanı biyolojiye karşı soğutmuştur. Ve bu Latince ve Yunanca isimler kimi zaman çok basit işleyen bir mekanizmayı bile anlamayı zorlaştırır. Veya işleyişinde büyük mucizeler olan bir olaydaki olağanüstülüğün fark edilmesini engeller. Hatta, biyoloji veya tıp konusunda uzman kişilerin büyük bir çoğunluğu bu kelimelerin "tılsımı" ile, her an karşılaştıkları mucizelerin farkına dahi varamazlar. Örneğin hipofiz bezinin yapısını ve işlevlerini çok detaylı bilirler, ancak hiçbir zaman küçücük bir et parçasının gösterdiği şuur ve aklın kaynağının ne olduğu konusu üzerinde düşünmezler. Bu yüzden isimlerin üzerinde fazla durulmaması gerektiğini ve bu tanımların tıp literatürüne uzak okuyucuların gözünü korkutmaması gerektiğini tekrar hatırlatalım. Nitekim aşağıda bu hormonların isimlerini kısaca belirtecek, bunu takip eden bölümlerde bu hormonların ne kadar büyük mucizelere vesile kılındığını inceleyeceğiz.

Hipofiz bezi ön ve arka hipofiz olmak üzere iki parçadan oluşmuştur. Her iki parçadan da farklı hormonlar salgılanır.

ÖN HİPOFİZ BEZİ


1. hipotalamus
2. hipofiz sapı
3. arka lob
4. ön lob
5. ADH
6. böbrek tübülleri
7. oksitosin
8. rahim kasları
9. kemik
10. meme bezleri
11. testis
12. GH
13. prolaktin
14. yumurtalık
15. tiroid
16. adrenal korteks
17. ACTH
18. TSH
19. FSH, LH

Hipofiz bezinden vücudun her yerine sürekli olarak emirler gider. Bu emirler sayesinde vücut içindeki kusursuz organizasyonun önemli bir bölümü gerçekleştirilir.

Ön hipofiz bezinden şu ana kadar fonksiyonları tanımlanmış 6 ayrı hormon salgılanır. Bu hormonların bazıları, hormonal sistemde yer alan diğer hormonal bezleri hedef alır. Yani hormon sistemini yönetmek için tasarlanmış hormonlardır ve "tropik hormonlar" olarak adlandırılırlar. Tropik hormonların görevlerini daha sonraki bölümlerde, etki ettikleri hormonal bezlerin yapı ve görevleri ile birlikte inceleyeceğiz. Bu hormonların diğer kısmı da vücut dokularını uyarırlar. Bu hormonların isimleri şöyledir:
Diğer hormon bezlerini uyaran hormonlar (Tropik Hormonlar);

1) Tiroid uyarıcı hormon
2) Böbrek üstü bezini uyarıcı hormon (Adrenokortikotforik hormon)
3) Folikül Uyarıcı Hormon (FSH)
4) Luteinleştirici Hormon (LH)
Vücut Dokularını Hedef Alan Hormonlar (Tropik Olmayan Hormonlar);
5) Büyüme Hormonu (STH)
6) Prolaktin Hormonu

ARKA HİPOFİZ BEZİ


Hipofiz bezinin arka bölümü, hipotalamusun ürettiği hormonların depolandığı yerdir. Gerekli durumlarda yine hipotalamustan gelen emirle hormonlar salgılanır. Bu hormonlar şöyledir:
1) Vazopressin (Antidiüretik Hormon)
2) Oksitosin

BÜYÜME MUCİZESİ: BÜYÜME HORMONU


Bir yaşını dolduran bir bebek, doğduğu güne oranla yaklaşık olarak iki kat daha ağır, %50 daha uzundur. 1 yıl içinde olağanüstü bir hızla kilo alır, uzar ve vücudu orantılı bir şekilde büyür. Yaklaşık 3 kg ağırlığında 50 cm boyunda yeni doğan bir bebeğin, yirmi-yirmi beş sene içinde 80 kg ağırlığında 1.80 m uzunluğunda yetişkin bir insan olmasını sağlayan nedir?

Bu sorunun cevabı, hipofiz bezinden salgılanan mucize bir molekülde, büyüme hormonunda saklıdır.
Küçük bir bebeğin yetişkin bir insan olması için büyümesi gerekir. Büyüme işlemi de iki farklı şekilde gerçekleşir. Bazı hücreler hacimlerini artırırlar. Bazı hücreler de bölünerek çoğalırlar. İşte bu iki işlemi de sağlayan ve yöneten büyüme hormonudur.



50 cm boyundaki bir bebeğin zaman içinde 180 cm boyunda yetişkin bir insan olmasını sağlayan, bir heykeltraş ustalığında çalışan büyüme hormonudur.

Büyüme hormonu hipofiz bezinden salgılanır ve bütün vücut hücrelerine etki eder. Her hücre hipofiz bezinden kendisine gelen mesajın anlamını bilir. Eğer büyümesi gerekiyorsa büyür, bölünerek çoğalması gerekiyorsa çoğalır.



Altta görülen erişkin kalbi, bebek henüz bir embriyo halindeyken büyüme hormonunun denetiminde gelişir. Üstteki resimdeki yumru şeklindeki kırmızı leke gelişmekte olan kalptir.

Örneğin yeni doğmuş bir bebeğin kalbi yetişkin halinin yaklaşık olarak 16'da biri kadardır. Buna karşın toplam hücre sayısı yetişkin kalbindekilerle aynıdır. Büyüme hormonu gelişme döneminde kalp hücrelerine teker teker etki eder. Her hücre, büyüme hormonunun kendisine emrettiği kadar gelişme gösterir. Böylece kalp de büyüyerek yetişkin bir insan kalbi haline gelir.

Sinir hücrelerinin çoğalması da bebek henüz anne karnındayken, 6. ayın sonunda biter. Bu aşamadan doğuma ve doğumdan yetişkinliğe kadar olan devrede sinir hücrelerinin sayıları sabit kalır. Büyüme hormonu sinir hücrelerine de hacimsel olarak büyümelerini emreder. Böylece sinir sistemi büyüme çağının bitimiyle beraber son halini alır.



İnsan yüzünü kusursuz bir simetri ve uyum ile inşa edenler, büyüme hormonuna itaat eden hücrelerimizdir. Hücreler kendilerine gelen emri eksiksizce uygular, birbirleriyle orantılı olacak şekilde büyürler. Aksi takdirde insan yüzündeki simetrinin oluşması mümkün olmaz, burun fazla büyürken elmacık kemikleri gelişmeyebilirdi. Veya gözbebekleri gelişirken göz çukuru küçük kalır ve bu da gözün işlev görememesiyle sonuçlanırdı.

Vücutta bulunan diğer hücreler –örneğin kas ve kemik hücreleri- gelişme dönemi boyunca bölünerek çoğalırlar. Bu hücrelere ne kadar bölünmeleri gerektiğini bildiren yine büyüme hormonudur.

Bu durumda şu soruyu sormamız gerekir:

Hipofiz bezi nasıl olur da hücrelerin bölünmesi veya büyümesi için gerekli olan formülü bilir? Bu, son derece mucizevi bir olaydır. Çünkü nohut büyüklüğünde bir et parçası, vücutta bulunan bütün hücrelere hükmetmekte ve bu hücrelerin hacim olarak genişleyerek veya bölünerek büyümelerini sağlamaktadır. Sorulması gereken bir başka soru da şudur: Bu et parçasına bu görevi kim vermiştir? Bu hücreler niçin bir ömür boyu, diğer hücrelere bölünmelerini emreden bir mesaj göndermektedir?

İşte bu noktada Allah'ın yaratmasındaki kusursuzluk ve mükemmellik bir kez daha ortaya çıkar. Küçücük bir bölgede bulunan hücreler, trilyonlarca hücrenin bir düzen içinde bölünmelerini ve büyümelerini sağlamaktadır.

Oysa bu hücrelerin insan bedenini dışarıdan görmelerine, bedenin ne kadar büyümesi ve ne aşamaya geldiğinde durması gerektiğini bilmelerine imkan yoktur. Bu şuursuz hücreler, vücudun karanlıkları içinde, ne yaptıklarını dahi bilmeden büyüme hormonu üretmekte ve üretimi durdurmaları gerektiği zaman da durmaktadırlar. Öyle kusursuz bir sistem yaratılmıştır ki, büyümenin ve bu hormonun salgılanmasının her aşaması kontrol altındadır.



Büyüme hormonu vücuttaki bütün organların birbirleriyle orantılı büyümesini de sağlar. Örneğin karın boşluğundaki organların ve gögüs kafesinin gelişimi birbiriyle orantılıdır. Eğer göğüs kafesinin büyümesi durduğu halde, kalp büyümeye devam etseydi, göğüs kafesi kalbi ezerdi. Bu ise insanın ölümü ile sonuçlanırdı.

Büyüme hormonunun bazı hücrelere hacim olarak büyümelerini, bazı hücrelere de bölünerek çoğalmalarını emretmesi ise ayrı bir mucizedir. Çünkü her iki hücreye ulaşan hormon birbirinin kopyasıdır. Ancak emri alan hücrenin genetik şifresine ne şekilde hareket etmesi gerektiği yazılmıştır. Büyüme hormonu büyüme emrini verir. Bunun ne şekilde yapılacağı o hücrenin içinde yazılıdır. Bu da insan vücudunun her noktasının yaratılışındaki kudret ve ihtişamı bir kez daha ispatlar.

Burada çok önemli bir detay daha vardır: Büyüme hormonunun bütün vücut hücreleri üzerinde etkili olması da son derece büyük bir mucizedir. Eğer bazı hücreler büyüme hormonuna itaat ederken, bazı hücreler de bu hormona isyan etseler sonuç felaket olur. Örneğin kalp hücreleri büyüme hormonunun emrettiği şekilde büyürken, göğüs kafesi hücreleri çoğalmayı ve büyümeyi reddederlerse ne olur? Büyüyen kalp küçük kalan göğüs kafesi içinde sıkışır ve sonuç ölüm olurdu.

Ya da burun kemiği büyürken burun derisi büyümesini durdurursa, burun kemiği burun derisini yırtarak dışarı çıkardı. Kasların, kemiklerin, derinin ve organların birbirleriyle uyumlu bir şekilde büyümeleri, her hücrenin teker teker büyüme hormonuna itaat etmesi sayesinde kusursuz bir şekilde sağlanır.


1.kemik gövdesi
2.kemik ucu
3.kıkırdak
4.epifiliz tabakası
5.kemikleşen kıkırdak
6.kemik
7. kemikleşme merkezleri
8. atar damar
9.ikincil kemikleşme merkezi
10.ilik boşluğu 11.kemik dış zarı
12.ilik boşluğu
13.atar damar
14.eklem kıkırdağı

Kemik hücrelerinin her biri vücudun hangi bölgesinde, nasıl bir şekil alacaklarını ve ne kadar büyüyeceklerini çok iyi bilirler. Büyüme hormonunun verdiği emirleri eksiksiz yerine getirirler. Vücudumuzdaki hücreler arasındaki bu iletişim sayesinde orantılı bir vücuda sahip oluruz.

Büyüme hormonu, kemiklerin ucundaki kıkırdak dokunun gelişmesi için de emir verir. Bu kıkırdak, yeni doğan bir bebeğin kalıbı gibidir. O büyümedikçe, bebek de büyüyemez. Burada bulunan hücreler kemiği uzunlamasına büyütürler. Peki bu hücreler kemiğin uzunlamasına büyümesi gerektiğini nereden bilirler? Eğer bu kemik yana doğru büyüse bacak uzayamayacak, hatta bacak kemiği bu bölgede deriyi yırtarak dışarı çıkacaktır. Ancak herşey planlanmış ve bu plan her hücrenin çekirdeğine yerleştirilmiştir. Böylece kemikler uzunlamasına büyür.

Büyüme hormonunda görülen bir başka mucize de bu hormonun salgılandığı dönem ve miktarıdır. Büyüme hormonu tam olarak gereken miktarda ve en yoğun olarak da büyüme çağında salgılanır. Bu, çok önemli bir mucizedir. Çünkü ihtiyaç duyulandan biraz daha az veya biraz daha fazla hormon salgılanması durumunda oldukça sakıncalı sonuçlar ortaya çıkar. Eğer büyüme hormonu az salgılanırsa cüceliğe, çok salgılanırsa devliğe yol açar.

İşte bu yüzden vücutta büyüme hormonunun salgılanma miktarını düzenleyen çok özel bir sistem yaratılmıştır. Bu hormonunun salgılanma miktarına hipofiz bezinin yöneticisi sayılan hipotalamus karar verir. Büyüme hormonu salgılanması gerektiği zaman hipofize "büyüme hormonu salgılattırıcı hormon" (GHRH) gönderir. Kanda gereğinden fazla büyüme hormonu bulunduğu zaman da, hipotalamus hipofize bir mesaj (somatostatin hormonu) göndererek, büyüme hormonunun salgılanmasını yavaşlatır.( Biological Science, A Moleculer Approach BSCS Blue Version-6. Baskı, Colorado 1990, s. 521)

Peki hipotalamusu oluşturan hücreler, kanda ne kadar büyüme hormonu olması gerektiğini nereden bilmektedirler? Nasıl olur da kanda bulunan büyüme hormonu miktarını ölçer ve bu duruma göre bir karar verebilirler? Bu durumun ne kadar büyük bir mucize olduğunu anlamak için şu örnek üzerinde düşünelim:

Bir insanı özel bir cihaz yardımı ile milyarlarca kez -insan bir hücre boyutuna inene kadar- küçülttüğümüzü düşünelim. Bu insan özel bir kapsüle yerleştirilip hipotalamus bölgesinde bulunan hücrelerden birinin yanına yerleştirilsin.



Büyüme hormonunun ihtiyaç duyulandan biraz daha az veya biraz daha fazla salgılanması durumunda oldukça sakıncalı durumlar ortaya çıkar. Az salgılanması durumunda cücelik, çok salgılanması durumunda ise devlik ortaya çıkar. İşte bu nedenle Allah, büyüme hormonunun salgılanma miktarını düzenleyen çok özel bir sistem yaratmıştır.

Bu kişinin görevi, önünden geçen kılcal damarın içinde bulunan büyüme hormonu moleküllerini saymaktır. Eğer bu molekül sayısında bir düşüş veya artış olursa bunu da tespit etmektir. Bilindiği gibi kan sıvısının içinde binlerce farklı madde bulunmaktadır. Moleküler yapılar düşünüldüğü zaman bir insanın önüne konulan şeklin büyüme hormonuna mı yoksa başka bir maddeye mi ait olduğunu bilmesi (eğer bu konuda uzman bir bilim adamı değilse) imkansızdır. Ancak hipotalamusa yerleştirdiğimiz insanın milyonlarca molekül içinde büyüme hormonlarını mutlaka tanıması gerekir. Ayrıca bu hormonun miktarını da her an kontrol etmek zorundadır.

Büyüme hormonu yalnızca gelişme çağında değil, yetişkin insanlarda da salgılanmaya devam eder. Bu durumda yetişkinlerin de büyümeye ve uzamaya devam etmeleri, insanların dev yaratıklar haline gelmeleri gerekirdi. Ancak böyle birşey gerçekleşmez. İnsan belirli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra hücreler bölünmeye ve büyümeye devam etmezler. Bilim adamları hücrelerin niçin bölünme ve büyüme işlemine bir son verdiklerini halen bilmiyorlar. Bu konuda bilinen tek bir şey var; o da, hücrelerin çok özel bir sistem sayesinde zamanı geldiğinde daha fazla büyümemeye ve bölünmemeye programlanmış olduklarıdır. Bu durumda insanın bu kusursuz programlamayı yapan gücü düşünmesi gerekir. Bu gerçek bize Allah'ın yaratışındaki bir başka mucizeyi gösterir.



Bir insanın, vücudundaki kılcal damarlarda bulunan büyüme hormonu moleküllerini sayması ve bu molekülün sayısındaki düşüş veya artışı tespit etmesi mümkün değildir. Ancak hipotalamusu oluşturan hücreler kan sıvısının içindeki binlerce farklı maddeden büyüme hormonunu seçer ve gerekli tespitlerle birlikte vücutta düzenlemeler yaparlar.

Trilyonlarca hücrenin, büyümelerini ve bölünmelerini birbirleriyle uyumlu olarak aynı zamanda durdurmalarının ne kadar önemli bir olay olduğunu anlamak çok zor değildir. Eğer bu hücrelerden bazıları diğer hücreler gibi bölünmelerini durdurmasalar, sonuç insan için oldukça kötü olur. Gelişme durduğu zaman herhangi bir grup hücre, örneğin göz hücreleri bölünmeye ve büyümeye devam etseler, göz, göz boşluğu içinde sıkışarak patlar.

Trilyonlarca hücrenin birdenbire bölünme faaliyetlerini durdurmalarından söz etmişken bir konuyu daha hatırlatmakta fayda vardır. İnsan oğlunun on yıllardır savaştığı ve halen yenemediği kanser hastalığı, tek bir hücrenin durmaksızın kontrol dışı bölünmeye devam etmesi sonucunda ortaya çıkar. Bu örnek mevcut sistemdeki dengenin hassasiyetinin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır.

Yetişkinlikte büyüme hormonu, bazı özel hücreler için etkili olmaya devam eder ve bu hücreleri bölünerek çoğalmaya teşvik eder. Bu durum yine bir yaratılış mucizesidir ve çok özel bir amaca hizmet etmektedir. Bölünen hücreler artık büyümeye değil, vücudun onarımına ve yenilenmesine hizmet ederler.

Örneğin deri hücreleri ve alyuvarlar durmaksızın bölünürler. Bunun için vücudumuzda her dakika 200 milyon yeni hücre doğar.( Glissor S. Linda, Jensen Karen, Lanoutte Edward, Human Machine, s. 222) Bu hücreler yaşlanmış ve yıpranmış hücreler ile yer değiştirirler. Böylece toplam sayı hep sabit tutulur.

Büyüme hormonu öyle özel bir tasarıma sahiptir ki, hücre bölünmesinin ve büyümesinin sağlanması için birçok faktörü de devreye sokar.



Yukarıdaki resimler, yetişkinlerde büyüme hormonunun fazla salgılanması durumunda meydana gelen bir hastalığı olan kadının 16, 33 ve 52 yaşlarındaki hallerini gösteriyor. Bu hastalıkta özellikle çenede, ellerde ve burunda aşırı bir büyüme meydana geliyor.

Hücrelerin bölünmeleri veya büyümeleri için öncelikle hacimlerini artırmaları gerekir. Bu da ancak hücrede protein üretiminin artmasıyla mümkün olur. İşte büyüme hormonu da hücredeki protein üretimini hızlandıran bir özelliğe sahiptir.

Bilindiği gibi protein üretimi oldukça karmaşık bir sistem sayesinde gerçekleşir. Bilim adamlarının bu sistemin yüzeysel detaylarını anlamaları bile yıllar süren araştırmalar sonucunda mümkün olmuştur. Bu sistemin çalışmasını hızlandıracak bir molekül üretmek için bu sistemin bütün detaylarına hakim olmak gerekir. Büyüme hormonunun protein üretiminin hızını artıracak bir tasarıma sahip olması, protein üreten sistemin ve büyüme hormonunun Allah tarafından birbirlerine uygun olarak yaratıldıklarının ve Allah'ın emriyle hareket ettiklerinin bir delilidir.



Üstte büyüme hormonunun resmi görülüyor. Gözle görülmeyecek kadar küçük olan bu varlıkların, vücut içinde üstün bir şuur, akıl ve sorumluluk hissiyle hareket ederek, insanı en güzel suretine getirmeleri büyük bir mucizedir. Bu mucizeyi yaratan ise, alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Büyüme hormonu yalnızca protein sentezinin hızlanmasını sağlamaz, aynı zamanda protein sentezi için gerekli olan hammaddenin de hücreye girişini sağlar. Protein sentezinin yapılabilmesi için gerekli olan başlıca materyal, proteinin yapıtaşı olan amino asitlerdir. Büyüme hormonu sanki bu bilgiden de haberdarmış gibi, hücre zarının daha çok amino asit yakalaması için hücre zarını uyarır.

Protein sentezinin hızlanması için hücre metabolizmasının da hızlanması gerekir. Bunun için büyüme hormonu diğer hormonlarla işbirliği yapar. Büyüme sırasında salgılanan tiroid hormonu hücrelerin metabolitik aktivitelerini hızlandırır.

Bütün bu işlemlerin yapılabilmesi için elbette çok önemli bir şeye daha ihtiyaç vardır; enerjiye. Buraya kadar saydığımız bütün sistemler eksiksiz var olsalar bile, enerji kaynağı olmadan bunların bir önemi yoktur. Çünkü enerji olmadan büyüme faaliyetini gerçekleştirmek imkansızdır. Ancak insan vücudu o kadar kusursuz ve o kadar planlı yaratılmıştır ki, bu ihtiyaç da düşünülmüştür. Büyüme hormonu bütün bu marifetlerinin yanında çok önemli bir görev daha yapar. Yağ moleküllerinin serbest kalarak kana karışmasını sağlar. Böylece bu moleküller birer yakıt görevi görecek ve ihtiyaç duyulan enerji temin edilmiş olacaktır.



Büyüme hormonu, hücreye ulaştığında, hücre zarında kendisine uygun olan alıcılara bağlanır. Alıcının harekete geçmesiyle, büyüme hormonu da görevine başlamış olur.

Büyüme hormonunun vücut içindeki faaliyetlerini okurken, bunları başaranın birkaç atomun bir araya gelmesiyle oluşmuş, cansız, şuursuz, eli, gözü, beyni olmayan bir molekül olduğunu unutmamak gerekir.

Böyle cansız bir maddenin, vücut içinde ne zaman nereye gideceğini, ne zaman, nereyi, nasıl uyaracağını bilmesi olağanüstü bir durumdur. Ayrıca, büyüme hormonunun mesaj taşıdığını söylemek de gerçekleşen olayı ifade etmek için kullanılmaktadır. Gerçekte, şuursuz atomların birbirlerine yazılı mesajlar gönderemeyecekleri açıktır. Ancak, vücut içinde o kadar mucizevi bir olay gerçekleşir ki, bazı moleküller birbirlerini gördüklerinde hemen ne yapmaları gerektiğini anlar ve onu yaparlar. Örneğin, bazıları büyüme hormonunu görünce hemen bölünmeye başlar. Kimi bir anda daha fazla amino asit almaya karar verir. Ve bunun için sadece büyüme hormonunu görmesi yeter. Bu kadar şuurlu ve organize bir hareket vücut içinde aralıksız olarak nasıl devam edebilmektedir?

Bütün bu muazzam dengelerin zaman içinde, tesadüflerle oluştuğunu iddia etmek bilimsel gerçeklerle ve akılla çelişmektedir. Çünkü dengedeki tek bir eksiklik, bütün sistemin yok olması anlamına gelir. Bir canlının yaşamını devam ettirebilmesi için tüm sistem ve organların aynı anda var olmaları gerekmektedir. Büyüme hormonu hakkında buraya kadar anlatılan bütün detaylar ve birbiri içine geçmiş bu hassas dengeler tek bir gerçeği göstermektedir: İnsan tek bir seferde, kusursuz bir şekilde yaratılmıştır. Allah, yaratışındaki üstünlük için Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

PROLAKTİN HORMONU


Hipofiz bezinden salgılanan bu hormon, kadınlarda anne sütünün üretilmesi için göğüste bulunan süt bezlerini uyarır. Üretimi hipotalamus bölgesinin kontrolü altındadır. Bu hormonun görevini nasıl yaptığı detaylı olarak "Anne Sütü Mucizesi" bölümünde açıklanacaktır.

OKSİTOSİN HORMONU


Bu hormon hipotalamus tarafından üretilir ve hipofizin arka bölümünde depolanır. Gerektiği zaman hipotalamustan gelen sinirsel bir emirle hipofiz tarafından salgılanır. Görevi, süt kanallarının kasılmasını sağlamaktır. Oksitosin hormonunun anne sütü üretimindeki görevi de "Anne Sütü Mucizesi" bölümünde detaylı olarak açıklanacaktır.


1. beyin
2. kafatası
3. hipotalamus
4. ön lob
5. arka lob
6. aksonlar
7. arka lob
8. hormonlar
Oksitosin hormonu, hipotalamus tarafından üretilir ve hipofizin arka bölümünde depolanır. Gerektiği zaman hipotalamustan gelen sinirsel bir emirle hipofiz tarafından salgılanır. Görevi, süt kanallarının ve doğum yaklaştığı zaman rahim kaslarının kasılmasını sağlamaktır. Böylece doğumun kolay gerçekleşmesini sağlar.

Oksitosin hormonunun anne sütü üretimi dışındaki bir başka görevi de doğum yaklaştığı zaman rahim kaslarının kasılmasını sağlamaktır. Böylece doğumun kolay gerçekleşmesini sağlar. Doğum yaklaştığında oksitosin üretimi hızla artar. Çok ilginçtir ki, aynı anda rahim kasları, oksitosin hormonuna karşı olağanüstü bir duyarlılık kazanır.( The Illustrated Encyclopedia of The Human Body, s. 81) Doğum sırasında, bazı kadınlara, ağrının dinmesi ve doğumun daha kolay olması için damardan oksitosin verilmektedir.

Oksitosin hormonunun üretiminin hatasız yapılabilmesi için hipotalamusu oluşturan hücreler, kendilerinden çok uzakta gerçekleşen doğum olayının bütün detaylarına hakim olmak zorundadırlar. Doğumun zor bir olay olduğunu, doğumun gerçekleşmesi için rahim kaslarının kasılmaları ve bebeği dışarı doğru itmeleri gerektiğini bilmek zorundadırlar. Ayrıca rahim kaslarının kasılmaları için bir kimyasal üretilmesinin gerektiğini ve bunun da hangi formülde olduğunu bilmelidirler. Hipotalamus hücrelerinin genlerine oksitosin hormonunun üretim planını yerleştiren, dünyaya yeni gelecek olan bebeği, anneyi, anne rahmini ve hipotalamus hücrelerini yoktan var eden Allah'tır.

Allah'ın göklerde ve yerde gerçekleşen her olaya hakim olduğu ve herşeyin O'nun kontrolünde gerçekleştiği Kuran'da şöyle bildirilmiştir;

Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 26-27)

ANNE SÜTÜ MUCİZESİ: PROLAKTİN VE OKSİTOSİN HORMONLARI GÖREVDE


Yeni doğmuş bir bebeğin beslenme ihtiyaçları yetişkin bir insanın beslenme ihtiyaçlarından çok farklıdır. Ayrıca bebeğin savunma sistemi yetişkin bir insanınkine göre zayıf olduğu için, savunma sisteminin dışardan takviye edilmesi gerekmektedir. Yeni doğmuş bir bebeğin bütün bu ihtiyaçlarına cevap verecek en ideal besin "anne sütü"dür. Yapılan çalışmalar anne sütü ile beslenen bebeklerin çok daha sağlıklı olduklarını ve vücutlarının daha iyi geliştiğini göstermiştir.( Biological Science A Moleculer Approach, s. 523)

Anne sütünün bir başka mucizevi özelliği, gelişme aşamalarında bebeğin değişen ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde, içerdiği besinlerin de değişmesidir. Bebek maması üreten büyük şirketler milyonlarca dolar harcayarak yaptıkları araştırmalarda, bir bebeğin sağlıklı gelişimi için en ideal karışımı tespit etmeye çalışmışlardır. Ancak ulaştıkları son noktada böyle bir karışımın mevcut olmadığını, bebeğin değişen ihtiyaçlarına göre her aşamada özel bir karışımın hazırlanması gerektiğini tespit etmişlerdir. Ardından en ileri teknolojilere sahip laboratuvarlarda anne sütünün benzeri yapay mamalar üretme yoluna gidilmiştir. Ancak hiçbir yapay besin anne sütünün yerini tutmamaktadır.

Ortada gerçek bir mucize vardır. Annenin göğsünde bulunan birtakım hücreler, hiç görmedikleri ve hiç tanımadıkları dış dünyadaki bir varlığın, yeni doğmuş bir bebeğin bütün ihtiyaçlarını hesaplamaktadırlar. Ardından bilim adamlarının laboratuvarlarda yapamadığını başarmakta ve en mükemmel besin karışımına sahip olan anne sütünü üretmektedirler. Oysa annenin göğsünde bulunan süt bezlerini oluşturan hücreler, tıpkı diğer hücreler gibi şuursuz ve akılsız varlıklardır. Bu mükemmel karışımın formülünü hesap etmeleri ve üretmeleri imkansızdır.
Peki anne sütünün üretimi nasıl başlar ve bu üretim nasıl kontrol edilir? Bu sorunun cevabında yine birçok yaratılış mucizesi gizlidir. Süt üretiminde hormonal sistem ve sinir sistemi ortaklaşa görev yaparlar. Kusursuz bir bilgi akımı ve planlama sonucunda bu üretim gerçekleştirilir.

Annenin göğsünde bulunan süt bezlerini harekete geçiren çok özel bir hormon vardır. Bu hormon –daha önceki bölümlerde de belirtildiği gibi- prolaktin hormonudur. Prolaktin hormonu hipofiz bezinden salgılanır.
Ancak hamilelik döneminin başında prolaktin hormonunun salgılanmasını kısıtlayan bazı faktörler vardır. Bu faktörleri yokuş aşağı inen bir arabanın fren pedalına basılması gibi düşünebiliriz. Araba aşağı doğru hareket etme eğilimindedir, ancak frene basılı olduğu sürece hareket edemez. Yani süt üretimi frenlenmiş olur.

Prolaktin hormonunun frenlenmesi çok yerinde bir karardır. Çünkü bebek daha doğmadığı için annenin erken süt salgılamasının bir yararı yoktur. Peki bu frene nasıl basılır? Prolaktinin gereğinden erken salgılanması nasıl engellenmiştir? Bu sorunun cevabı bir yaratılış harikasını bize tanıtmaktadır. Beynin hipotalamus bölgesi, prolaktin hormonunun üretimini engelleyen bir hormon salgılar. PIH (Prolaktin Inhibiting Hormon- Prolaktin Engelleyici Hormon) olarak isimlendirilen bu hormon prolaktin üretimini yavaşlatır, yani bir anlamda frene basar.

Peki frene basılmasına karar veren kimdir? Hamilelik döneminde üretilen östrojen isimli bir hormon, hipotalamusun frene basmasını, yani PIH üretmesini sağlar. Bebeğin doğumuyla birlikte östrojen salgısı azalır.

Östrojenin azalması PIH'ın azalmasını sağlar. Bu işlem ayağın frenden yavaş yavaş kalkmasına ve arabanın yokuş aşağı hareket etmesine benzer. Böylece prolaktin üretimi yavaş yavaş artar. Prolaktin hormonu da süt bezlerini anne sütü üretmeleri için harekete geçirir.

Ortada gerçek bir yaratılış harikası bulunmaktadır. Hamileliğin ilk aylarında süt üretimi bu tasarım sayesinde engellenmiştir. Şimdi bütün bu sistem üzerinde dikkatli bir şekilde düşünelim:

Prolaktin hormonunu üreten hipofiz hücreleri, süt bezlerini nereden tanımaktadırlar? Süt üretmekle görevli hücrelere "süt üret" talimatını hangi akıl ve şuurla vermektedirler?

Doğum öncesinde prolaktin üretimini engelleyen hormonlar, sütün henüz üretilmemesi gerektiğini, bir süre daha beklenmesi gerektiğini nereden bilirler?

Bu hormonlar süt üretimini prolaktinin yaptığını ve süt üretimini engellemek için prolaktin hormonunun üretiminin engellenmesi gerektiğini nasıl öğrenmişlerdir?



1)Bebeğin süt emmesiyle birlikte annenin göğüs bölgesinde bulunan bazı sinir hücreleri hipotalamusa uyarı gönderir. 2) Bu uyarı üzerine hipotalamus, hipofiz bezine prolaktin üretme için emir verir. 3-4)Hipofiz bezinden salgılanan prolaktin hormonu da anne sütünün üretilmesi için göğüste bulunan süt bezlerini uyarır.

Anne sütünün üretimini en doğru zamanda teşvik eden bir başka sistem daha vardır ki, bu sistem de insan vücudunun ne kadar planlı bir şekilde yaratıldığının bir başka delilidir.

Bebeğin süt emmesi, annenin göğüs bölgesinde bulunan bazı sinir hücrelerinin hipotalamusa bir sinir uyarısı göndermelerine neden olur. Bu uyarı hipotalamusu etkiler ve hipotalamusun prolaktin üzerinde uyguladığı freni kaldırmasını sağlar. Böylece prolaktin üretimi artar ve süt bezleri süt üretmeleri için uyarılmış olurlar.

Bu nokta üzerinde bir kez daha düşünelim;
Annenin göğsünün içine doğuştan bazı algılayıcılar yerleştirilmiştir. Bu algılayıcılar bebeğin emme refleksini tanıyacak şekilde tasarlanmışlardır. Bu algılayıcılardan çıkan elektrik kablolarının (sinir uzantıları) bir ucu çok uzakta bulunan bir başka organa, beynin hipotalamus bölgesine bağlanmıştır. Yani bebeğin emme refleksinin başlamasını hipotalamus bölgesine bildirmek için özel bir sistem var edilmiştir. Bu kablolar etten ve kemikten oluşmuş insan bedenindeki trilyonlarca ihtimal içinde en doğru yere bağlanmışlardır.

Kazayla beynin görme merkezine, mideye ya da bağırsaklara değil, tam olarak olması gereken yere, yani hipotalamusa bağlanmışlardır.

Hipotalamusu oluşturan hücreler de kendilerine bu elektrik sinyali ulaştığı anda, anne sütünün salgılanması için gerekli olan işlemi başlatırlar. Ancak bu hücreler herhangi bir akıl veya şuur sahibi değillerdir. Bu sinyalin anne göğsünden geldiğini, bebeğin emme refleksini kendilerine bildirdiğini, bu yüzden anne sütünün salgılanması gerektiğini, sütün salgılanması için kendilerine önemli bir görev düştüğünü, prolaktin üretimini artırmaları gerektiğini; çünkü prolaktinin süt bezlerini hareket geçireceğini, kesinlikle bilemezler. Öyleyse şuursuz hücrelere bu şuurlu hareketleri yaptıran kimdir?

Kim anne göğsünün içine algılayıcılar yerleştirmiştir?

Kim bu algılayıcıların ürettikleri sinyalleri iletecek kabloları döşemiştir?

Kim bu kabloların ucunu hipotalamusa bağlamıştır?

Kim hipotalamus hücrelerine bu sinyal geldiği zaman hipofiz bezini etkilemeleri gerektiğini öğretmiştir?

Kim hipofiz bezini oluşturan hücrelerin içine, süt bezlerini harekete geçirecek hormonun formülünü yazmıştır?

Kim, bu hormonun, kafatasının içinde bulunan hipofiz bezinden, anne göğsüne ulaşmasını sağlayacak damar sistemini var etmiştir?

Kim göğüs hücrelerini bu hormon geldiği zaman faaliyete geçecek şekilde yaratmıştır?

Kim göğüs hücrelerine anne sütünün –bilim adamlarının dahi taklit edemedikleri- o benzersiz formülünü öğretmiştir?

Bütün bu soruların elbette tek bir cevabı vardır: Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah.

Bilim ve teknolojinin ilerlemesi sayesinde insan kendi vücudunu daha yakından inceleme imkanı bulmuştur. Bu imkan, insan bedeninde var olan sistemlerin ne kadar büyük bir akıl ve planlama ile var edildiğini göstermiş ve Allah'ın yaratma sanatını bütün detaylarıyla gözler önüne sermiştir.

Allah'ın varlığını kabul etmeyen insanların bütün bu olaylar karşısında her zaman olduğu gibi sığındıkları tek bir aldatmaca vardır; tesadüf...

Bu insanlar, canlılardaki ve evrendeki kusursuz planlama ve sanatın kökeni hakkında yalnızca tesadüfü savunurlar. Ancak tek başına yukarıda yüzeysel detaylarını açıkladığımız "anne sütü mucizesi" dahi bu tesadüf iddiasının anlamsızlığını göstermeye yeterlidir.

Bu sistemde yer alan binlerce farklı elemanın tek bir tanesinin bile, örneğin tek bir göğüs, hipofiz, sinir ya da hipotalamus hücresinin veya tek bir hormonun dahi tesadüfen oluşması bilimsel olarak imkansızdır. Bu sistemin elemanlarının her biri görevlerini yapacakları doğru noktada, varlıklarını devam ettirmek için ihtiyaçları olan yan sistemlerle (dolaşım, solunum vs) birlikte, bir anda var olmak zorundadırlar. Bunun ise tek bir açıklaması vardır; bu sistem Allah tarafından yaratılmıştır.

Anne sütü mucizesindeki bir başka yaratılış delili ise oksitosin isimli hormondur.

Yukarıdaki satırlarda anne sütünün üretilmesi için var olan kusursuz tasarım anlatıldı. Ancak ortada bir problem vardır: Süt bezlerinde sütün üretilmesi tek başına yeterli değildir. Bebek anne sütünü, meme ucundan, biberondan olduğu gibi kolayca kendi gücüyle ememez. Sütün, süt bezlerinden göğüs ucuna ulaştırılması gereklidir. Aksi takdirde şu ana kadar detaylarını anlattığımız sistemin hiçbir önemi olmayacak, anne sütü süt bezlerinden göğüs ucuna ulaşamayacak ve yeni doğmuş bebek besinsiz kalacaktır. Peki süt göğüs ucuna, dolayısıyla bebeğe nasıl ulaştırılır?

Tarih boyunca anne sütü emen trilyonlarca insan –ki buna siz de dahilsiniz- bunu oksitosin hormonuna borçludur.

Oksitosin hormonu süt bezi kanallarının etrafında bulunan kasların kasılmalarını sağlar. Kasılmalar sayesinde süt, süt bezlerinden göğüs ucuna doğru hareket eder ve bu bölgede hazır bekler. Böylece emzirme işlemi sırasında süt kolaylıkla bebeğe ulaşmış olur.

Peki oksitosin hormonunu üreten hücreler, sütün kullanılabilmesi için anne göğsünün ucuna ulaştırılması gerektiğini, aksi takdirde bebeğin süt ememeyeceğini nereden bilirler? Bu bilgiye sahip olsalar dahi, süt kanalındaki hücrelerin kasılmalarını sağlayacak formülü nasıl bilebilirler?

Bu sorular bir insanın mevcut sistemdeki mükemmelliği daha iyi kavrayabilmesi için kendi kendine sorması gereken sorulardır. İnsan vücudundaki her hücrenin üzerinde tecelli eden akıl ve şuur, kendilerini yoktan var eden Allah'ın sonsuz ilmini yansıtmaktadır. Allah Kuran'da gökte ve yerde olan her işi kendisinin düzenlediğini şöyle bildirmiştir:

Gökten yere her işi O evirip düzene koyar… (Secde Suresi, 5)

KANINIZDAKİ SU MİKTARINI AYARLAYAN SİSTEM: ANTİDİÜRETİK HORMON


Vücudunuzda ne kadar su bulunması gerektiğini biliyor musunuz? Her gün yediğiniz besinler ve içtiğiniz sıvılarla vücudunuza kaç gram su aldığınızı ve bu suyun ne kadarını vücudunuzdan atmanız gerektiğini hesaplayabilir misiniz? Günün her saniyesi kanınızda kaç gram su bulunduğunu, kan basıncınızı, dokularınızdaki su oranını hesaplayabilir misiniz?

Eğer bu hesaplamaları teker teker yapma görevi bir insana verilmiş olsaydı, başka hiçbir işle ilgilenmeden bütün zamanını bu göreve ayırmak zorunda kalırdı. Bu çok önemli bir görevdir; çünkü insan bedeni su kaybetmemek zorundadır. Eğer su kaybı mevcut suyun %10'u gibi bir rakama ulaşırsa bunun ardından ölüm gelir.



Su, insan vücudunun en çok ihtiyaç duyduğu maddedir. Eğer vücuttaki su kaybı mevcut suyun %10'u gibi bir rakama ulaşırsa, bu kayıp ölüm ile sonuçlanır. Ancak insan hiçbir zaman bedenindeki su miktarını ölçüp, buna göre tedbirler almaz. Çünkü bu görevi kendisinin yerine üstlenmiş, kusursuz bir sisteme sahiptir.

Ancak insanın, bedeninde bulunan su miktarını ölçmeye ihtiyacı olmaz. Çünkü her insanın bedeninin derinliklerine, vücudunda bulunan su miktarını ayarlayan ve düzenleyen çok özel bir sistem yerleştirilmiştir. Eğer bu sistemin detaylarını inceleyecek olursanız şaşırtıcı bir mühendislik ve planlama harikası ile karşılaşırsınız.

Eğer terleme ya da su içmeme nedeniyle bir miktar su kaybına uğrarsak, kandaki su yoğunluğu düşecektir. Eğer vücudunuza özel bir sistem kurulmamış olsa, kanınızdaki su yoğunluğu ne kadar düşerse düşsün, sizin bundan haberiniz olmayacak ve bir süre sonra farkında olmadan susuzluktan ölecektiniz. Peki kanınızdaki su miktarının düştüğü nasıl anlaşılır ve gerekli tedbirler nasıl alınır?

Beynin hipotalamus bölgesine çok özel algılayıcılar yerleştirilmiştir. Bu algılayıcılar her saniye, hatta siz bu yazıyı okurken dahi, kanınızda bulunan su miktarını ölçerler. Eğer kanda bulunan su miktarının düştüğünü tespit ederlerse hemen alarma geçerler.

Bir an için hipotalamusta bulunan algılayıcı hücrelerden birinin yerine yine bir insan koyduğumuzu varsayalım. Bu insanın görevi, 24 saat hiç yorulmadan, uyumadan kanda bulunan su miktarını ölçmektir. Ölene kadar da başka hiçbir işle ilgilenmeyecek, tek görevi yalnızca bu ölçümü yapmak olacaktır. Kuşkusuz böyle bir görevi yerine getirmek insan için mümkün değildir. Peki bir hücre topluluğu, bütün yaşamını, niçin bir sıvının içinde bulunan su miktarını hesaplamaya adar? Elbette bu, söz konusu hücre topluluğunun kendisine verilen bir görevi yerine getirdiğini göstermektedir. Hipotalamus Allah'ın ilhamı ile işlev görmektedir.



Su ve diğer atıklar, vücuttan, böbrekler, bağırsaklar, ciğerler ve deri yoluyla atılır.

Bu konunun bir de farklı bir yönünü düşünelim. Kanda bulunan su miktarının düştüğünü varsayalım. Bu durumda algılayıcı hücrelerin yerine konan insanın yapması gereken ne olacaktır? Eğer bu hücrelerin yerinde gerçekten bir insan, örneğin siz bulunsaydınız, nasıl bir önlem alma yoluna giderdiniz? Su içme imkanını göz önünde bulundurmadan, kandaki su miktarını nasıl artırırdınız?

Muhtemelen –eğer bir biyoloji eğitimi almadıysanız- aklınıza idrar sıvısında bulunan su moleküllerini arıttıktan sonra kana geri kazandırmak gelmezdi. Böyle bir fikir aklınıza gelse dahi uygulamaya koymak için ne yapmanız gerektiğini bilemezdiniz.

Hipotalamusta bulunan algılayıcı hücreler, kandaki su miktarının düştüğünü tespit ettikleri anda, dahiyane bir yola başvururlar. Hipofiz bezinde saklı tutulan antidiüretik hormon (ADH) çok özel bir mesajcı molekülü kullanmaya karar verir. Bu mesaj, böbrekteki milyonlarca mikro kanalcığın etrafında bulunan hücreler için yazılmıştır. Ve bu hücrelere "idrar sıvısında bulunan su moleküllerini yakalayın" emrini vermektedir.

Bu noktada şu sorular akla gelmektedir: Hipotalamusta bulunan hücreler kendilerinden çok uzakta bulunan ve hiçbir zaman görmedikleri böbrek hücrelerine emir vermeyi nasıl akletmişlerdir? Böbrek hücrelerinin anlayacakları ve itaat edecekleri bir mesaj yazmayı nasıl başarmışlardır? Böbrek hücreleri bu emre niçin itaat ederler?



Eğer kanda bulunan su miktarını ölçme ve buna göre önlem alma görevi insanın kendisine verilseydi, bunun için insanın çok gelişmiş bir laboratuvara ihtiyacı olurdu. Ve gece gündüz hiç aralık vermeden kanındaki gelişmeleri gözlemlemek zorunda kalırdı. Ancak insanların binbir güçlükle yapacakları (hatta büyük ihtimalle yapamayacakları) bu görevi, küçücük hücreler büyük bir ustalıkla yerine getirirler.

Bu haberleşme sistemi sayesinde idrarda bulunan su moleküllerinin büyük bir bölümü arıtılır ve tekrar kana karıştırılır. Sonuçta idrar miktarı azaltılmış ve vücuda belli ölçüde su kazandırılmış olur.

Eğer gereğinden fazla su içmişsek bu sefer mekanizma tam tersine işler. Kandaki su yoğunluğu yükselir. Bu yükselme sonucu hipotalamusta bulunan algılayıcılar, ADH hormonunun salgılanması işlemini yavaşlatırlar. ADH hormonu azalınca böbreklerde suyun geri emilimi de azalır.

İdrar sıvısı artar ve kandaki su miktarı dengede tutulmuş olur.

ADH hormonunun bir özelliği de kan damarlarını kasabilmesi ve böylece kan basıncını artırabilmesidir. Bu da çok özel tasarlanmış bir güvenlik-sigorta sistemidir ve insanın özel bir yaratılışla var edildiğinin bir başka delilidir.

Bu güvenlik-sigorta sisteminin de çalışabilmesi için yine geniş çaplı bir planlama yapılmıştır. Kalbin kulakçık bölgesinin içine ve kalbe gelen damarların içine kan basıncını ölçen çok özel alıcılar yerleştirilmiştir. Bu alıcılardan çıkan kablolar da –sinirler- hipofiz bezine bağlanmışlardır. Normal kan basıncı altında bu alıcılar sürekli olarak uyarılmakta ve hipofiz bezine durmaksızın bir elektrik akımı göndermektedirler. Bu elektrik sinyallerinin hipofize ulaşması, ADH hormonunun salgılanmasını engellemektedir. ( Terzioğlu Meliha, Oruç Tülin, Yiğit Günnur, Fizyoloji Ders Kitabı, İstanbul, İ. Ü. Basımevi ve Film Merkezi, 1997 s. 399)
Bu sistemi, kızıl ötesi ışınlar kullanarak yapılan alarm sistemlerine benzetebiliriz. Eğer hırsız farkında olmadan bu ışın demetlerinden birine temas ederse ışık kaynağı ve alıcı arasındaki bağlantı kesilir ve alarm çalmaya başlar.



Kalbin ve damarların içine yerleştirilen alıcılardan hipofize sinyal ulaştığı sürece herşey yolunda gidiyor demektir. Ancak kan basıncı düştüğünde sinyal kesilir. Bu da hipofizin gerekli önlemleri almasına neden olur. Bu sistemi, kızıl ötesi ışınlar kullanarak yapılan alarm sistemlerine benzetebiliriz. Kızıl ötesi ışın devam ettiği sürece sorun yoktur. Ancak herhangi bir sebeple (resimde görüldüğü gibi) ışının kesintiye uğraması, alarm durumuna geçilmesini sağlar.

Tıpkı bu örnekte olduğu gibi; kalbin ve damarların içine yerleştirilen alıcılardan hipofize sinyal ulaştığı sürece herşey normal ve yolunda gidiyor demektir. Peki alarmın çalışması nasıl gerçekleşir?
Ciddi bir kanama durumunda insan çok kan kaybeder ve damarlarında bulunan kan miktarı azalır. Bu da kan basıncının düşmesi anlamına gelir ki, düşük kan basıncı hasta açısından çok tehlikelidir.

Kan basıncı düştüğü anda damarların ve kalbin içinde bulunan reseptörlerin hipofize gönderdikleri sinyal de kesilir. Bu da hipofizin alarm durumuna geçmesine ve ADH hormonu salgılamasına neden olur. ADH hormonu derhal kan damarlarının etrafında bulunan kasların kasılmasına neden olur ve bu işlem kan basıncının yükselmesini sağlar. Bu çok kompleks ve birbirine bağımlı çalışan ve birçok parçadan oluşan sistemin, üzerinde düşünülmesi gereken birçok detayı vardır.



Kandaki su miktarı düştüğünde, hipotalamusa uyarı gelir. Bunun sonucunda hipotalamustaki sinir hücreleri, ADH salgılanması için uyarıda bulunurlar. ADH hormonu, gönderdiği mesajla böbreklerden daha fazla suyun geri emilmesini sağlar. Kan yeteri kadar sulandıktan sonra ADH salgılanması sona erer.

ADH hormonunu üreten hipotalamus hücreleri, kendilerinden çok uzakta bulunan damarların etrafındaki kas hücrelerinin yapısını nereden bilmektedirler?

Kan basıncının artması için bu damarların kasılmaları gerektiğini nasıl tahmin etmişlerdir?

Nasıl olur da bu hücrelerin kasılmalarını sağlayacak kimyasal formülü üretebilirler?

Kalp ve hipofiz arasındaki iletişim ağını, kabloları kim döşeyip böyle kusursuz bir alarm sistemi meydana getirmiştir?

Şüphesiz ortada gerçek bir tasarım vardır. Ve bu tasarım insanın şuursuz tesadüfler sonucunda değil, kusursuz bir yaratılış ile var edildiğini göstermektedir. Evrimcilerin, vücuttaki haberleşme ve alarm sisteminin tesadüfen var olduğunu, hücrelerin kendi kendilerine bu sistemi aklettiklerini, tasarladıklarını ve inşa ettiklerini iddia etmeleri büyük bir mantık çöküntüsünün sonucudur. Böyle bir iddia, bir arsaya yığılan çimento, tuğla, elektrik kablosu gibi malzemelerin, çıkan bir fırtına sonucunda önce tesadüfen bir gökdelen meydana getirdiklerini, sonra ardından çıkan ikinci bir fırtına ile bu gökdelenin içine elektrik sistemi döşediklerini, üçüncü bir fırtınada ise, binanın içine mükemmel bir güvenlik sistemi kurduklarını iddia etmeye benzer. Akıl ve sağduyu sahibi hiçbir insan böyle mantıksız bir iddiayı kabul etmez. Ancak, evrimcilerin iddiası bundan daha da mantıksızdır. Allah'ın varlığını inkar etmek konusunda kesin bir kararlılık içinde olan evrimciler, söylediklerinin ne kadar akıldışı olduğunu göz önünde bulundurmaksızın evrim teorisini savunurlar.

Oysa Allah'ın varlığı ve gökten yere herşeyi mükemmel bir tasarım ile yarattığı çok açıktır:

... Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)

ZAMAN AYARLAMASI VE CİNSİYET AYRIMI YAPABİLEN HORMONLAR


Belki ilk okunduğu anda inanması güç gelecektir ancak, bedeninizin içinde birçok saat bulunmaktadır. Bilim adamlarının biyolojik saat olarak da tanımladıkları bu kavram, bedenin farklı bölgelerine yerleştirilmiş ve her biri kendi görevine göre zaman ayarlı olarak programlanmış birçok mikro saatten oluşur. Bu mikro saatlerden biri de beynin hipotalamus bölgesine yerleştirilmiştir. (Body Atlas, Ambrose Video Publishing, Inc. New York, Discovery Communications, 1994)

Herkes insanların çocukluktan yetişkinliğe giden aşamada bir değişim yaşadıklarını, ergenlik dönemi geçirdiklerini ve bu dönemde insan vücudunda belirli değişimlerin yaşandığını bilir. Ergenlik çağına geçiş kadınlarda 8-14, erkeklerde 10-16 yaşları arasında yaşanır.

Peki bugüne kadar yaratılmış milyarlarca insanın bedenine yerleştirilen ve hiç zamanı şaşırmadan çalışan bu saat nedir? Ve bir insanın ergenlik çağına geldiğini nasıl olup da hiç yanılmadan anlayabilmektedir?

Beynin hipotalamus bölgesi doğumdan itibaren çok özel bir işlemi yerine getirmek için yıllarca bekler. En doğru zaman, yani çocukluktan ergenlik çağına geçme zamanı geldiğinde hipotalamusun içinde adeta bir saat alarmı çalar. Bu, hipotalamusun yeni bir göreve başlama alarmıdır.

Aslında bu saat benzetmesi, bilim adamlarının mevcut bir olayı açıklamak ve anlaşılır bir hale getirmek için kullandıkları bir açıklamadır. Hipotalamus içinde elbette bir saat yoktur. Ancak bir et parçası yıllarca bekleyip, en doğru an geldiğinde harekete geçiyorsa, bunun için en uygun benzetme hipotalamusun içinde bir saat olduğudur.

Peki hipotalamusu oluşturan hücreler doğru zamanın geldiğini nasıl anlamaktadırlar? Bilim dünyası, küçük bir et parçasında nasıl olup da böylesine şuurlu ve programlı bir hareketin yapılabildiğini henüz açıklayamamıştır.( Kemalettin Büyüköztürk, İç Hastalıkları, İstanbul, Nobel Tıp Kitapevi, 1992, s 392) Bu olay büyük bir mucizedir. Söz konusu sistemin detaylarının ilerleyen yıllarda çözülmesi muhtemeldir. Elbette bu detayların anlaşılması da Allah'ın yaratmasındaki kusursuzluğun yeni bir delili olacaktır.



Beynin hipotalamus bölgesine yerleştirilmiş olan "görünmez" saat sayesinde, hipotalamus bir insanın ergenlik çağına geldiğini anlar. Ve bu saat her insanda hiç durmadan ve bozulmadan çalışmaktadır.

Söz konusu alarmın çalışmasıyla birlikte hipotalamus özel bir hormon (GnRH) salgılar. Bu hormon da hipofiz bezine iki hormonun salgılanması emrini verir. Çünkü hormonların salgılanması için en ideal zaman gelmiştir. Salgılanan hormonlar Folikül Uyarıcı Hormon (FSH) ve Luteinleştirici Hormon (LH)'dur.

Bu iki hormonun çok önemli görevleri ve mucizevi yetenekleri vardır. Her ikisi de erkek ve kadın bedeninin farklılaşma ve fiziksel olgunlaşma sürecini başlatırlar. Bu çok önemli bir ayrıntıdır; çünkü FSH ve LH hormonları bu değişimi sağlayacak bölgelere uygun olarak tasarlanmışlardır. Ve iki hormon da ne yapmaları gerektiğini çok iyi bilircesine hareket ederler.

FSH hormonu kadın bedeninde, yumurtalığın içinde bulunan yumurta hücrelerinin olgunlaşmalarını ve gelişmelerini sağlar. Bir başka görevi de, bu bölgeden çok önemli bir başka hormonun, östrojen hormonunun salgılanmasını sağlamaktır.

FSH hormonu yine aynı formülle erkek bedeninde de salgılanır. Ancak bu sefer bambaşka etkilere yol açar. Testis hücrelerini uyarır ve sperm üretimini başlatır.

LH hormonunun kadın bedenindeki görevi, olgunlaşan yumurtanın serbest bırakılmasını sağlamaktır. Ayrıca kadınlarda progesteron isimli bir başka hormonun salgılanmasını sağlar.

LH hormonunun erkek bedeninde farklı bir görevi vardır. Testislerde bulunan bir grup özel hücreyi (leyding hücreleri) uyarır ve testosteron isimli hormonun salgılanmasını sağlar.


Kadınlarda Hormonal Düzenleme:
Hipofiz bezinden salgılanan LH yumurtanın serbest hale gelmesini ve progesteron isimli hormonun salgılanmasını sağlar.
FSH adlı hormon ise kadınlarda yumurtalığın içinde bulunan yumurta hücrelerinin oluşumlarını ve gelişmelerini sağlar.

Erkeklerde Hormonal Düzenleme:
Hipofizden salgılanan LH isimli hormon, testislerde bulunan bir grup özel hücreyi (leyding hücreleri) uyarır ve testosteron isimli hormonun salgılanmasını sağlar. Erkeklerde salgılanan FSH hormonu ise testis hücrelerini uyarır ve sperm üretimini başlatır.

Bu hormonların farklı cinslerin bedenlerinde aynı formül ile üretilmeleri ve her cinste birbirlerinden tamamen farklı etkilere sahip olmaları elbette çok düşündürücüdür. Erkek bedeni ve kadın bedeni arasındaki farkı, hormonlar nereden bilirler? Nasıl olur da aynı formüle sahip bir hormon, erkek bedeninde testosteron üretilmesini sağlarken, kadın bedeninde progesteron hormonu üretilmesini sağlar? Aynı formülle üretilen hormonlar erkek vücudunu tanıyıp sesini, kaslarını bir erkeğe uygun olacak şekilde geliştirirken, kadın bedenindekiler nasıl olup da kadının kimyasını ve özelliklerini bilip ona göre değişiklikler yapabilmektedirler? Aynı hormon ile farklı etkilerin ve farklı cinsiyetlerin oluşmasını sağlayacak bu mükemmel genetik programı, hücrelerin içine kim yerleştirmiştir?

Bu planlamayı yapan akıl kime aittir? Tesadüflere mi, şuursuz hücrelere mi yoksa, hücreleri oluşturan atomlara mı?

Bu aklın tesadüflere de, hücreye de, hücreleri oluşturan atomlara da ait olmadığı son derece açıktır. Erkek ve kadına özgü olacak şekilde ayarlanmış bu düzenlemeler bir planın varlığını bize göstermektedir. Allah, üstün güç sahibi Yaratıcımızdır.